Archive for the ‘Gönülden Gelenler’ Category

Chatroulette – o Halde asik olabilirsin

Perşembe, Kasım 24th, 2011

Bu yazının başlığı nedir bulamadığım için kendimce bir başlık yazdım, yazarı beni affetsin :) Yazı başlığını bilen varmı?

Evinin, seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin…
Sokağa fırlayacaksın…
Sokaklar da dar gelecek…
Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi…
Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü…
Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin…
Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan…
“Önemli olan sağlık.”
“Yasamak güzel.”
“Boş ver, her şey unutulur.”
Sen hiçbirini duymayacaksın…
Gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin…
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok
seveceksin…
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin…
“Ölüme çare bulundu” ya da “Yarın kıyamet kopacakmış” deseler başını kaldırıp Ne dedin?” diye sormayacaksın…
Yalnız kalmak isteyeceksin…
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak…
İkisi de yetmeyecek…
Geçmişi düşüneceksin…
Neredeyse dakika dakika…
Ama kötüleri atlayarak…
Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin…
Gittiğin yerlere gitmek…
Bu sana hiç iyi gelmeyecek…
Ama bile bile yapacaksın…
Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın…
Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yasamak için direneceksin…
Hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin….
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin…
Herkesi ona benzetip…
Kimseyi onun yerine koyamayacaksın…
Hiçbir şey oyalamayacak seni…
İlaçlara sığınacaksın…
Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan.
Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren…
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek… Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin…
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak…
Sabahı iple çekeceksin…
Bazen de “Hiç güneş doğmasa” diyeceksin…
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler…
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin…
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin
Nafile…
Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek…
Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin…
Her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin…
Telefonun çalmasını bekleyeceksin…
Aramayacağını bile bile…
Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek…
Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla…
Yüreğin burkulacak…
Canın yanacak…
Bir daha sevmemeye yemin edeceksin…
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden…
Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın…
Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için nefret edeceksin…
Yasadığın şehri terk etmek isteyeceksin…
Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek…
Ama bir umut…
Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu…
Bu umut seni gitmekten alıkoyacak…
Gel gitler içinde yasayacaksın…
Buna yaşamak denirse…

Razı mısın bütün bunlara?
Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye?
O halde aşık olabilirsin

Can Dündar

Chatroulette – Ucurum Ucurum

Perşembe, Kasım 24th, 2011

Gece yarısıydı. Arabadaydım. Radyo Maydonoz’da Selim gazete köşelerinden internete yayılmış bir öykü­yü anlatıyordu. Kulak kesildim:

“Bir sonbahar günü Londra’daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında otu­ran adam, yaprakların dökülmesini hüzün­lü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:

- Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız.’

Yüz hatları gerildi Winkelman’ın:

- İngiltere’de bu ameliyatı yapabilecek doktor var mı’ diye sordu.

- Amerika’da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm’ dedi doktor; Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada yaşıyor.

Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Ote­le giderken derin derin düşünüyor ve yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça iti­yordu.

Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles Wronkow’un İngiltere’de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler.

Polis, böyle tanınmış bir doktorun ne­den Wilkelman adı altında, Londra’nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak ediyordu.”

Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahın­da gazeteler Reve Favaloro’nun intihar haberini duyurmuşlardı.

Favaloro, 1967′de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında bir çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Ar­jantinli cerrahtı. Buenos Aires’teki muhte­şem villasında kalbine sıktığı tek kurşunla son vermişti hayatına…

Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşun­layarak susturması ne trajik bir final!..

Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçir­dikten sonra çekildiği makyaj odasında ses­sizce ağlayan bir palyaço gibi… Çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman… insanın sözü geçmez, gücü yetmez ba­zen kendine…

En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsanız…

Diline doladığı herkesin iç dünyasını ka­lemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keş­mekeşi tariften acizdir.

Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanrı’yı sorgulamaya başlamış bir din ada­mı kadar çaresiz, kıvranır insan…

Yalnızlık korkusunu bastırmak için ömrü boyunca sayısız kadına tutulmuş bir Kazanova’nın sonunda anavatanı yalnızlığa dönmesi,

…ya da cehennemi bir cephede gün bo­yu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi,

…en yakından tanıdığı zaafı, en güven­diği yanına yakıştıramaz insan:

…ve kendini en bildiği yerinden vurur: Kalpse kalp; beyinse beyin…

…bir kurşunla durur.

Çünkü en beteridir kendisiyle savaşan­ların, kendine yenilmesi…

İnanmadan din adamı olarak kalamaz­sınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesa­retsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir ya­rayla kalplere şifa taşıyamazsınız.

Bu kuşatmayı yarmak için o “zaaf”ları­nızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına…

Insan, kendine rağmen gider o zaman…gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine karnıyla yatıveren yaşlı bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği tanıdık bir mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun kol­larına koşar.

Bazen uluorta, bazen yapayalnız,

…uçsuz bucaksız bir boşluğa akar…

Malum; “uzun süre uçuruma bakar­san, uçurum da senin içine bakar.”

Can DÜNDAR

Chatroulette – Beynimdeki Zindan

Perşembe, Kasım 24th, 2011

Ünlü Fransız felsefeci Michel Foucault “Hapisanenin doğuşu”nu anlattığı kitabında modernleşmeyle birlikte mahkumların tık­lım tıkış doldurulduğu, o eski geniş cezaevlerinin terkedildiğini ve mimari olarak yeni bir cezaevi anlayışına ulaşıldığını söyler.
Bu yeni düzenlemede göz göz hücre­lerden oluşmuş halka şeklinde bir cezaevi binası vardır. Binanın dışa bakan geniş pencereleri güçlü bir ışıkla ay­dınlatılır. Halkanın merkezinde ise bir gözetleme kule­si bulunur. O merkezi kuleden bakan herhangi biri hüc­relerin içindeki küçük siluetleri izleyerek her hareketi kontrol eder. Böylece tek tek hücrelerinde sürekli gö­rülme tehdidi altında yaşayan mahkumlar bir süre son­ra disiplin altına girerler. Öyle ki artık gözetleme kule­sinde hiçkimse olmasa bile mahkum kendini izleniyormuş gibi hisseder.Demir parmaklığa, zinci­re, prangaya gerek kalma­mıştır.Çünkü zindan, artık be­yinlerdedir.

Siz de farkında mısınız, günümüzde hayatı nasıl bey­nimizde devasa prangalarla yaşadığımızın?… Örgütsüz, savruk ve yalnız yakalandığı­mız yaman bir tufanda, tek tek hapsedildiğimiz hücrele­rimiz içinde nasıl gönüllü bir esarete mahkum edildiğimi­zin farkında mısınız?…

Merkezi bir kulenin amansız gözetimini her an üzerimizde hissederek nasıl duygularımızdan korkar, düşündüklerimizi gizler, sözü­müzü sakınır hale geldiğimizi ve sonuçta düşünmemeyi, söylememeyi, sevmemeyi seçtiğimizi farkediyor mu­sunuz?

Merkezdeki kuleye bağlı düşünce polislerinin soluğu­nu her an üzerimizde hissetmekten, fikir gardiyanları­nın üç kuruşluk tehditleriyle cebelleşmekten, ahlâk zabıtalarının işgüzar tuzaklarını kollamaktan nasıl yorgun düştüğümüzü, ihbarcılığı meslek edinmişlerin kurduğu sinsi bir pusuda kalleş bir iftirayla kimvurduya gitme­mek için beynimizi ve kalbimizi nasıl kör bir hücreye hapsettiğimizi görmüyor musunuz?

Kule’nin adamları, kuledekilerden farklı düşünenle­re, farklı yaşayanlara aman vermemek için amansız bir takibi sürdürürken, onlardan siluetlerimizi gizlemek uğruna, nasıl yara bere içinde kısık sesli ilişkiler kurdu­ğumuzun farkında değil misiniz?

Çünkü kule, sürekli izliyor düşüncelerimizi…
Ceza­landırıyor.
Sonra “tecil edip” erteleyerek cezalarımızı, “bir daha yaparsan iki katını yatarsın” diyor.
Böylece darağacımızın ipini elimize tutuşturuyor; ilk hatada kendi taburemizi tekmelememiz için…Kendi fikriyatı­mızın gardiyanı haline sokuyor bizi. Sansürün en ağırı­nı kendi duygularımıza, düşüncelerimize uyguluyoruz. Utanır, korkar oluyoruz  bildiklerimizden, söyledikleri­mizden, sevdiklerimizden…

Gölgemize kelepçeleniyoruz.Oysa okudukça, düşündükçe anlıyoruz ki, bu kahro­lası cezaevinde yalnız değiliz.Yanıbaşımızdaki binlerce hücrede, suskunluğa, sev­gisizliğe mahkum edilmiş yüzbinlerce tutuklu, bizim gi­bi yalnız olduğunu sanarak yaşıyor.

Gözetleme işini beyinlere yerleştirdiği suçluluk duy­gusuna emanet eden Kule, zamanla içi boş, kof bir ikti­dara dönüşürken, biz, Kuleden saklanalım derken, beynimizin içine kuleler örmüşüz.Kule, biz olmuşuz.

Görüyoruz ki, bir çözebilsek zihnimizin zincirlerini, merkezi kuleyi zaptetmemiz hiç zaman almayacak. Bir aşabilsek beynimize, gönlümüze koyduğumuz yasakla­rı, bir daha hiç yasak olmayacak.

O yüzden önce kendimizle savaşıyoruz. Savaşa, kendi zihnimizden başlıyoruz. O yüzden reddediyoruz erte­lenmiş cezaları… tecilleri… o yüzden “yasak, günah” denilenin üzerine çocuksu bir neşeyle yürüyoruz inadına… Beynimizin, dilimizin, ruhumuzun sürgüsünü açıyoruz. Yasak sözcükleri salıveriyoruz hafızamızın hücresinden… Aforoz edilmiş yazarları seviyor, lanetlenmiş ki­tapları okuyor, yasak ilişkileri gözetleyen kameralara gülümseyerek sevişiyoruz.

İçinde korkak siluetler halinde gezinip durduğumuz bu koca zindanı beynimizden defedip, tutkunun ateşten yelelerine sımsıkı yapışarak korkusuzca düşünmek, sevmek, yaşamak istiyoruz. Kafatasımızın içine kurulu hüc­relerin duvarlarını yıkıp, özgürlüğün o sınırsız bahçesin­de düşündüğümüzü ağız dolusu haykırıp, asi nehirler gi­bi sevişerek doludizgin at koşturmak istiyoruz.Artık bu büyük gözaltı bitsin istiyoruz. Tarihte benzeri görülmedik bir “iç” isyanla zihnimi­zin kilitleri çözülsün, beynimizdeki kağıttan kuleler yı­kılsın istiyoruz… yıkılsın ki yaşam yasaksız bir çiçek bah­çesine dönsün… yıkılsın ki, bundan böyle ne cezalar er­telensin, ne de sevdalar!…

Can Dündar